Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Karaburun Yarımadasının Rüzgar Enerji Santralleri İle İmtihanı

Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Karaburun Yarımadasının Rüzgar Enerji Santralleri İle İmtihanı

  • Yazar: Gökhan Turamanlar

  • Tarih: 25.05.2025

İnsanlık tarihinde, odun yakmaktan elde edilen enerji, uzun bir zaman boyunca insanlar için başlıca enerji kaynağı olarak kaldı. Sanayi devrimiyle birlikte odundan daha yoğun bir enerji kaynağı olan kömür, temel enerji kaynağımız durumuna yükseldi. Petrol kullanımı ise son yüzyıl içinde hızla arttı. Petrol, elli yılı aşkın bir süredir sanayi ekonomisinin başlıca enerji kaynağı haline geldi. Muhakkak ki petrolün birdenbire tükenmesi söz konusu değil. Ama dünyada petrolün tükendiği havzalar da yok değil. Dünyanın enerji gereksinmelerinin, tükenmeyen, kendi kendini yenileyebilir kaynaklardan karşılanması, ekolog ve çevrebilimcilerin enerji konusunda üstünde durdukları temel noktalardan biri. Ülkelerin halihazır enerji politikaları, yenilenebilir ve uzun süreçli kullanılabilecek enerji kaynaklarını pek göz önüne almıyor. Ancak yenilenebilir kaynaklara verilen önem giderek artıyor (Mine Kışlalıoğlu ve Fikret Berkes, Çevre ve Ekoloji, İstanbul, Remzi Kitabevi, 4.Basım, 1993, s.217).

Çevre sorunlarının kökeninde insanoğlunun yıllardır çevresel değerleri egoistçe kullanmasının yatması, tüm insanlığı ve yaşamın her alanını etkilemesi gibi özellikleri, yerleşik sosyal değerlerde ve dolayısıyla gereksinimlerde çevre hareketinin de etkisiyle gelişip hızlanan bir değişimi başlatmıştır. İşte bu çerçevede yöneten-yönetilen ilişkilerinin, yurttaşların kendi aralarındaki ilişkilerin, devlet ve demokrasi anlayışlarının etrafında odaklaşan ve gelecekteki değişimlerin de habercileri olan yenilikler gözlenir. Bunların somut görünümleri olarak, endüstriyel kesimlerin etkisine açık bürokratik-oligarşik yapıların kırılmaya başlanması, birey-devlet ilişkilerindeki geleneksel karşıtlığın yerine dayanışma öğesinin ön plana geçmesi gereğinin hissedilmesi, evrende insanın dışındaki varlıkların değerlerinin kavranışı göze çarpar. Çevre sorunsalının temelindeki bu öz ve taşıdığı değişim potansiyeli, yeni bir demokrasi anlayışının gelişeceği umutlarını beslemiştir. Şöyle ki, çevre sorunlarını çözme çabaları sosyal adalet ve eşitliğin gerçekleşmesine katkıda bulunacağı için kapitalizmin ekonomik eşitsizlik odağında yoğunlaşan olumsuzluklarının giderilmesi, adaletsizliklerinin törpülenmesi söz konusu olacaktır. Bu tür umutları besleyen tohumlar kuşkusuz çevre sorunsalı içinde bulunmaktadır. Ancak bu tohumların filizlenip gelişmesi yönünden aynı iyimserliği devam ettirmek güç olabilir. Çünkü yukarıda sözünü ettiğimiz birtakım yenilikler, olumlu gelişmeler saptanmakla birlikte, bunlar insanlığın ekonomik merkezli yerleşik değerlerini sarsıcı boyutlara erişmemiştir. Öte yandan, kapitalist sistemin, reel sosyalist sistemin çözülüşünden sonra rakipsiz kaldığı bir ortamda, ekoloji adına bilinçli bir şekilde kendi özünü tehlikeye koyacak gelişmelere izin vermesini ummak biraz güçtür (Nükhet Turgut, Çevre ve Yurttaşlar, Ankara, Savaş Yayınları, 1.Basım, 1993, s.231).

Bu özlü girişten sonra belirtmek gerekir ki, konvansiyonel enerji kaynaklarının tükeniyor olması ve zaten bunların da yıllardır ciddi ekolojik sorunlara sebebiyet vermeleri sebebiyle; rüzgâr, güneş, akarsu, dalga ve bunlar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının artık insanlık medeniyeti için vazgeçilmez olduğu ve birer ikame enerji kaynakları olarak kabul edildikleri çok bellidir. Ancak bu kabul, insan tabiatının makul, iyiniyetli ve çevreye duyarlı olduğu farz edilirse geçerlidir. Belki bu enerji kaynaklarının enerji idamesi için değil kar odaklı olarak kullanılması, bir seviyeye kadar makul karşılanabilir. Ancak yenilenebilir kaynaklardan pervasızca enerji teminine kalkışmak, beraberinde başkaca ekolojik sorunlara sebebiyet verebilir. Vahşi sermayenin, bu kadar masum olan yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerji üretiminde bile aşırılıklara kaçtığı, yıllardır ekolojik sorunlara sebebiyet veren geleneksel enerji kaynakları yerine savunulan bu enerji kaynaklarının nasıl büyük ekolojik tahribatlara sebebiyet verebileceğini görmüş olmak aslında şayanı hayrettir. Büyük bir sorunu halletmek için dayanılan makul bir çözüm yolunun, yine büyük sorunlar yaratabileceğini hayal etmek belki biraz güç olabilir. Ancak bunlar hakikattir.

Şimdi Anayasa Mahkemesi tarafından 2016/13031 başvuru numaralı bireysel başvuru için verilen 29.09.2020 tarihli kararına bir bakalım: Ticari bir şirket, İzmir ili, Karaburun ilçesi, Haseki-Sarpıncık-Kızılcadağ mevkiinde, rüzgâr enerji santrali (RES) kurmak üzere, 19.02.2014 tarihinde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvuruda bulunmuş, bakanlıkça 13.01.2015 tarihinde "Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) olumlu" şeklinde karar verilmiştir.

Bu işlemin iptali için İzmir 5.İdare Mahkemesi’nde dava açılmıştır. İdare mahkemesinin yaptırdığı bilirkişi incelemesinde: (i) Proje bölgesinde maki elementleri (yastık oluşturan veya çalı formundaki bitkiler), kültür alanları (zeytin ağaçları, bağ, bahçe tarım alanları), kıyı kesimlerde fok üreme alanları, mikroflora (mikroskobik canlılar, mantarlar, bakteriler vb.) habitat sınıflarının belirlendiği, çevrede zeytin ağaçları içeren özel mülklerin ve yerleşim alanlarının bulunduğu, (ii) Karaburun Yarımadası'nın ortasından iki kuş göç yolunun geçtiği, her yıl 50.000 civarında kuşun ziyaret ettiği İzmir Kuş Cenneti'ne bu göç yolları üzerinden ulaşıldığı, proje bölgesi dağlık ve tepelerden oluştuğundan bölgede kuş göç darboğazlarının olma ihtimalinin bulunduğu, bu yolların kesin olarak belirlenmesi için ilkbahar ve sonbaharda kuş göç hareketlerinin gözlemlenmesi gerektiği ancak projede böyle bir tespitin mevcut olmadığı, (iii) Bölgenin gerçek flora-fauna varlığını belirlemek için birbirini takip eden dört mevsim gözlenmesi ve numune alınması gerektiği, projenin 2013 yılında yapılan ekosistem değerlendirme raporunda sadece Ekim ve Kasım aylarında gözlem yapıldığı belirtildiğinden yapılan gözlemlerin yeterli olamayacağı, (iv) Planlanan rüzgâr santrallerinin teknik şartlara uygun tasarlandığı ancak teknik bir projenin hayata geçmesi için ekolojik olarak kabul edilebilir olması gerektiği, yarımadada bulunan mevcut rüzgâr türbinlerinin kümülatif olarak çevre etki değerleri dikkate alındığında zaten yarımadanın büyük bir alanını kaplamış olan rüzgâr santralleri var iken yeni bir projenin daha bu alanda faaliyete geçmesi ile özgün, bakir alanlar içeren ve oldukça zengin bir biyoçeşitliliği barındıran yarımadada yaşayan canlıların sığınacağı başka bir yaşam alanının kalmayacağı hususları belirtilmiştir. İdare Mahkemesi dosyada bulunan bilgi ve belgeler ile bilirkişi raporundan hareketle, dava konusu işlemin iptaline karar vermiştir. Karar gerekçesinde projenin yer aldığı yarımadanın doğal yapısı, coğrafi konumu ile mevcut rüzgâr türbinlerinin kümülatif olarak çevre etki değerleri dikkate alındığında yeni bir projenin bu alanda faaliyete geçmesinin özgün, bakir alanlar içeren ve oldukça zengin bir biyoçeşitliliği barındıran yarımadada yaşayan canlıların sığınacağı başka bir yaşam alanı bırakmayacağı sonucuna varılarak dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı belirtilmiştir.

Anılan karar, davalı bakanlık ve müdahil şirket tarafından temyiz edilmiş; Danıştay 14.Dairesi, idare mahkemesi kararının bozulmasına ve davanın kesin olarak reddine, oyçokluğuyla hükmetmiştir. Kararda, bilirkişi raporundaki tespitlere ve müdahil şirketin rapora itiraz kapsamında bu tespitlere yönelik cevaplarına yer vermiştir. Dairenin bu verilerden hareketle oluşturduğu kararın gerekçesi şöyledir: "Buna göre; temyize konu İdare Mahkemesi kararında ve hükme esas alınan bilirkişi raporunda; Karaburun Yarımadasında yer alan proje dışındaki diğer mevcut RES santrallerinin, yarımadanın büyük bir kısmını kapladığı, yeni yapılacak santrallerin de devreye girmesiyle rüzgar türbinlerinin kümülatif olarak çevresel etkileri dikkate alındığında, canlıların sığınacağı başka bir yaşam alanının kalmayacağı belirtilmiş ise de; yukarıda yer verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinde proje sahiplerine gerçekleştirmeyi planladıkları projenin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerini, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemleri içeren ÇED raporu hazırlatılması yükümlülüğü getirilmiş olup, EK 3'te yer alan Genel Formatta projenin olası çevresel etkilerinin alanda mevcut ve/veya planlama aşamasında olan diğer projelerin çevresel etkileri ile değerlendirilmesine dair kümülatif etki çalışması yapılması yönünde bir yükümlülük öngörülmemektedir. Öte yandan; Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporundaki diğer tespitlerin, soyut ve genel nitelikte birtakım çekince ve öngörülere dayandığı, raporda yer verilen hususlarla ilgili hangi önlem veya taahhüdün yetersiz olduğu, hangi hususların, hangi açıdan tehlike arz ettiği, ÇED Raporunun hatalı veya yetersiz olduğuna ilişkin, proje yerinde yapılmış gözlem ve incelemelere dayalı somut ve teknik tespitlere yer verilmediği görülmektedir. Bu durumda; mahkeme kararına dayanak oluşturan bilirkişi raporunda yer verilen tespit ve değerlendirmelerin, uyuşmazlık konusu 'ÇED Olumlu' kararına esas ÇED Raporunun hatalı veya eksik olduğunu ortaya koyabilecek mahiyette, somut ve teknik verilerle desteklenmemiş olması, bilirkişi raporunda, soyut ve genel nitelikte birtakım çekince ve öngörülere yer verilmiş olması, anılan raporda eksiklik olarak belirtilen hususların ise ÇED Raporunu kusurlandırmaya yeterli olmaması karşısında, yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerine uygun olarak hazırlanan ÇED Raporuna dayanılarak tesis edilen dava konusu işlemde hukuka aykırılık, bu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında ise hukuki isabet bulunmamaktadır" denilmiştir.

Başvurucular olayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımışlardır. Yüksek mahkemenin gerekçeli kararında yer alan “İlkelerin Olaya Uygulanması” bölümünde: “Somut olayda başvurucular, proje hakkında kümülatif etki değerlendirmesi yapılmamasını temel bir eksiklik olarak ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte dosyaya görüş sunan bilirkişi heyeti bölgede faaliyette veya planlama aşamasında olan tüm rüzgâr türbinlerinin devreye girmesiyle oluşacak kümülatif etki neticesinde canlıların yaşam alanı bulamayabileceği yönünde kanaat bildirmiştir. Neticede İdare Mahkemesi de kümülatif etki değerlerini dikkate alarak işlemin iptali yönünde hüküm kurmuştur. Görüldüğü üzere uyuşmazlığın niteliği ve koşulları dikkate alındığında kümülatif etki yönünden yapılacak değerlendirme davanın sonucuna etki etme kapasitesine sahiptir” tespitinde bulunulmuş, “Danıştay 14.Dairesi kümülatif etki yönünden İdare Mahkemesinin gerekçesine katılmamış, Yönetmelik ekinde yer alan Çevresel Etki Değerlendirmesi Genel Formatı'nda kümülatif etki çalışması yapılması yönünde bir yükümlülük öngörülmediğini belirtmiştir. Danıştay 2008 tarihli Yönetmelik'in EK-III'ünde yer alan hükümleri dayanak almak suretiyle bu sonuca varmıştır. Oysa yatırımcı şirketin proje başvurusunu yaptığı 19/2/2014 tarihinde 2013 tarihli Yönetmelik'in, ÇED kararının tesis edildiği 13/1/2015 tarihinde ise 2014 tarihli Yönetmelik'in yürürlükte olduğu görülmektedir. Olaya uygulanacak yönetmeliğin belirlenmesinde her iki Yönetmelik'in 29. ve geçici 1.maddelerinin de dikkate alınacağı kuşkusuzdur. Danıştay kararında, bir taraftan işlem tarihinde yürürlükte olduğunu belirttiği 2013 tarihli Yönetmelik hükümlerine, bir taraftan da 2008 tarihli Yönetmelik'in EK-III'ünde yer alan hükümlere yer vermiştir. Bununla birlikte Danıştay ÇED raporunun hazırlatılması yönünden 2013 tarihli Yönetmelik hükümlerini, kümülatif etki yönünden ise 2008 tarihli Yönetmelik hükümlerini dayanak almasının, bir başka deyişle 2013 tarihli Yönetmelik'in EK-3, Bölüm III, (a) bendinde yer alan kümülatif etkilerin belirlenmesi hükmünü olaya uygulamamasının sebebini açıklamamıştır” denilmiştir. Devamla, “Diğer taraftan Danıştay 14.Dairesi, bilirkişi heyetinin kümülatif etki dışındaki tespitlerine de katılmamış; karar gerekçesinde söz konusu tespitlerin soyut ve genel nitelikte birtakım çekince ve öngörülere dayandığını, hangi önlem veya taahhüdün yetersiz olduğunun, hangi hususların, hangi açıdan tehlike arz ettiğinin bilirkişi raporunda açıklanmadığını, ÇED raporunun hatalı veya yetersiz olduğuna ilişkin, proje yerinde yapılmış gözlem ve incelemelere dayalı somut ve teknik tespitlere yer verilmediğini belirtmiştir. Danıştay bilirkişi raporunun ÇED Raporunun hatalı veya eksik olduğunu ortaya koyabilecek mahiyette somut ve teknik verilerle desteklenmemiş olduğu, eksiklik olarak belirtilen hususların ÇED raporunu kusurlandırmaya yeterli olmadığı kanaatinden hareketle ÇED raporunun mevzuat hükümlerine uygun olarak hazırlandığı ve ÇED olumlu kararında hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır. Adil yargılama, tarafların yargılama sırasında ileri sürdükleri iddiaların kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini, yargı kararının dayandığı sebepleri bilmelerinin sağlanmasını gerektirir. Bu kapsamda davanın esasına etkili olan taraf iddialarına yargı mercilerince makul, ilgili ve yeterli bir gerekçeyle yanıt verilmelidir. Başvurucular dava konusu işleme yönelik farklı başlıklar altında ve teknik bilgiye dayalı çeşitli iddialar ileri sürmüşlerdir. İdare Mahkemesi bu iddiaların doğruluğunu araştırmak ve işlemin hukuka aykırı olarak nitelendirilmesini sağlayıp sağlamayacağını ortaya koymak amacıyla bilirkişi görüşüne başvurmuştur. Danıştay ise yaptığı incelemede bilirkişi raporunun içerdiği tespit ve değerlendirme itibarıyla hükme dayanak alınacak yeterlilikte olmadığını belirtmiş, diğer taraftan yatırımcı şirketin müdahil sıfatıyla dosyaya sunduğu cevaplara atıfta bulunarak dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu kabulü ile davayı sonuçlandırmıştır. Danıştay olayda teknik incelemeye gerek olmadığı yönünde bir tespit yapmamış, diğer taraftan yetersiz gördüğü bilirkişi raporundaki eksikleri tamamlatma yoluna gitmediği gibi bu durumun sebebini de kararında izah etmemiştir. Yukarıda yapılan açıklamalara göre Danıştayca, başvurucuların uyuşmazlığın çözümü için esaslı olan ve teknik bilgiye dayalı hukuka aykırılık iddialarına karşılık işlemin neden hukuka uygun görüldüğü yönünde makul ve kabul edilebilir bir gerekçe sunulmadığı, olayın niteliğine uygun, ayrıntılı ve yeterli bir yanıt verilmediği sonucuna ulaşılmıştır. Açıklanan gerekçelerle başvurucuların Anayasa'nın 36.maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir… İncelenen başvuruda Danıştayın ÇED olumlu kararının iptali istemiyle açılan davanın reddi yönündeki kararında başvurucuların esaslı iddialarına makul, ilgili ve yeterli bir gerekçe sunulmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı anlaşılmaktadır” denilerek Anayasa’nın 36’ncı maddesinde güvence altına alınan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi tarafından 2020/20048 başvuru numaralı bireysel başvuru için verilen 12.06.2024 tarihli karar ise şöyledir: İzmir ili, Karaburun ilçesinde bulunan Pirenli Dağı, Kurkaya Tepe, Yayladüzü, Değirmentepe, Çataltepe, Mınıslı mevkilerini içeren bölgede özel bir şirket tarafından yapılması planlanan Karaburun Rüzgâr Enerji Santrali Projesi ile ilgili olarak verilen 27.02.2018 tarihli ÇED raporunun iptali istemiyle idari yargıda dava açılmıştır.

İzmir 3.İdare Mahkemesince uyuşmazlık konusuyla ilgili olarak keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiştir. Bilirkişi raporunda; yapılması planlanan türbinlerden dokuz adedinin bölgenin floristik yapısına ve buna bağlı olarak yaşam süren fauna yapısına zarar vereceği, aynı türbinlerin göçmen ve yırtıcı kuşların bölgeyi kullanmalarını engelleyeceğinden ornitolojik açıdan sorun teşkil edeceği, ayrıca ormancılık faaliyetleri açısından birçok eksikliğin bulunduğu ÇED raporunun uygun olmadığı mütalaa edilmiştir. Mahkeme kararında, yapılması planlanan yirmi sekiz türbin alanının flora yapısı ve ornitolojik açıdan uygun özellikte olmasına karşın doğu bölümünde bulunan dokuz adet türbinin bölgedeki flora yapısı ile kuş yaşamına ve habitat alanlarına zarar verebileceği belirtilmiştir. Mahkeme bu doğrultuda dokuz adet türbin alanının flora yapısı ve ornitolojik açıdan uygun olmadığı gerekçesiyle ÇED raporunu hukuka uygun bulmamış ve iptal etmiştir.

Kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay 6.Dairesi; temyiz isteminin kabulüne, kararın bozulmasına ve davanın kesin olarak reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; bilirkişi raporunda flora yapısı ve ornitolojik açıdan eksik ve çelişkili değerlendirmeler yapıldığı, bu hususlara ilişkin ÇED raporundaki önlem ve taahhütlerin değerlendirilmediği belirtilmiştir. Bu çerçevede, bilirkişi raporunda Projenin çevre üzerindeki etkilerinin alınacak önlemler sonucunda ilgili mevzuat ve bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeylerde olup olmadığının somut ve bilimsel verilerle ortaya konulmadığı ifade edilmiştir. Daire, flora yapısı ve ornitolojik açıdan yapılan değerlendirmelerin ÇED raporunu kusurlandırıcı nitelikte olmadığı ve ÇED raporunda Projenin olumsuz çevre etkilerinin en aza indirilmesi için öngörülen önlemlerin bilimsel esaslara göre yeterli olduğu sonucuna varmıştır.

Başvurucular olayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımışlardır. Anayasa Mahkemesi: “Somut olayda ilk derece mahkemesi tarafından keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiş ve bilirkişi raporu hükme esas alınarak ÇED raporunun iptaline karar verilmiştir. Temyiz incelemesinde ise bilirkişi raporunun eksik ve çelişkili değerlendirmeler içerdiği, ÇED raporunda yer alan önlem ve taahhütlerin irdelenmediği ve Projenin çevre üzerindeki etkilerinin bilimsel ve somut verilerle ortaya konulmadığı belirtilmiştir. Bu kapsamda bilirkişi raporunun hükme dayanak alınacak yeterlilikte olmadığı ve ÇED raporunda öngörülen önlemlerin bilimsel esaslara uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Buna karşın Daire kararında uyuşmazlığın çözümü için teknik incelemeye gerek olmadığı yönünde bir tespit yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında, yetersiz görülen bilirkişi raporundaki eksikliklerin tamamlatılması yoluna gidilmediği gibi bu durumun sebebinin de izah edilmediği görülmektedir. Başvurucular dava konusu işleme yönelik farklı başlıklar altında ve teknik bilgiye dayalı çeşitli iddialar ileri sürmüşlerdir. Daire kararında ise başvurucuların uyuşmazlığın çözümü için esaslı olan ve teknik bilgiye dayalı iddialarına karşılık işlemin neden hukuka uygun görüldüğü yönünde makul ve kabul edilebilir bir gerekçe sunulmadığı, olayın niteliğine uygun, ayrıntılı ve yeterli bir yanıt verilmediği anlaşılmaktadır. ÇED raporunun Projenin çevreye etkilerinin değerlendirildiği teknik konular içerdiği, bilirkişi incelemelerinin ise anılan raporun uygunluğunu denetlemeye elverişli bir yol olduğu hususu ile çevrenin korunması yönündeki devletin pozitif yükümlülüğü birlikte değerlendirildiğinde, konunun önemini gözeten özenli bir yargılamanın yapıldığı dolayısıyla pozitif yükümlülüğün yerine getirildiği söylenemez. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20.maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir demek suretiyle başvuruyu haklı bulmuştur.

Bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararlarının özgün metinleri ektedir.

Dikkat edilirse Anayasa Mahkemesi, her iki kararında da Danıştay’ın olaya yaklaşım tarzını, ölçülü bir sertlikle ve biraz da üstü kapalı olarak eleştirmektedir. Yöredeki vatandaşlar ise Danıştay’ın bu tutumu ile ilgili aralarında muhtelif yorumlar yapmaktadırlar.

2012 senesinde, Karaburun Belediyesi ile 6360 sayılı Kanun’dan evvel belde belediyesi olarak mevcut bulunan Mordoğan Belediyesi’nin, İzmir ilinin batısındaki Karaburun Yarımadası’nın Özel Çevre Koruma Bölgesi olması yönündeki talepleri, 15.03.2019 tarih ve 30715 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 823 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile vücut bulmuştur. Böylece bu yöre, Karaburun-Ildır Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan edilmiştir. Bu kapsamda artık burada, 19.10.1989 tarih ve 383 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanmaktadır. Bu Cumhurbaşkanı Kararı ile artık yörenin kaderi de belli olmuştur. Burası, ülkemizin en nadide ve en korunması icap eden noktalarından biri olarak belirlenmiş ve adeta devlet vesayeti altına girmiştir. Makale tarihi itibarıyla ülkemizde bu gibi yerlerin toplam adedi 19’dur. Statünün kazanılmasına katkı koyan yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, yönetici, teknokrat ve her kim varsa, bilerek ya da bilmeyerek yöre için hayırlı bir iş yapmışlardır. Bunun değeri, talan kültürünün giderek artacağı gelecekte daha da iyi anlaşılacaktır.

Yukarıda bahsi geçen Anayasa Mahkemesi kararları, 2019 tarihinden önceki vakıalarla ilgilidir. Bundan böyle sıralı mahkemelerin, yöredeki tüm hadiselere Özel Çevre Koruma Rejimi penceresinden bakacakları ve çevre koruma hassasiyetlerinin daha çok artacağı beklenmektedir.

İlginçtir ki 2019 yılından bugüne kadar yörede, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ve dolayısıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından, Özel Çevre Koruma Rejimi’nin neredeyse hiçbir gereği yerine getirilmemiş ya da getirilememiştir. Böyle olunca da bu statünün fuzuli olduğu, yöre insanının fiziki ve iktisadi varlığını tehlikeye düşürdüğü ve tabiatı korumak şöyle dursun bilakis imar kirliliğine yol açtığı yönünde fikirler oluşmaya başlamıştır. Bölgede 1/100.000 ölçekli İzmir-Manisa Planlama Bölgesi Çevre Düzeni Planı yürürlüktedir. Ancak 1/25.000 ölçekli Nazım İmar Planı, akabinde 1/5.000 ölçekli Nazım İmar Planı ve 1/1.000 ölçekli Uygulama Planı yapılıp tamamlanması ve sonra da gerekiyorsa imar uygulamalarının yapılması gerekiyor idi. Nitekim sahayı kapsar planlar yapılmadığı için neredeyse her yer kaçak inşaatlarla dolup taşmıştır. Burada kaçak inşaat yapan vatandaşları suçlamak da insafsızlık olur. Çünkü ihtiyaçlar ve hayatın olağan akışı durdurulamaz, dondurulamaz.

Bazı fikir üretenler, halkın kasıtlı olarak bu statü aleyhine manipüle edildiğini düşünmektedirler. Bilindiği gibi bu statü, yerel yönetimin talebi neticesinde Cumhurbaşkanı Kararı ile verildi. Ortada hiçbir olumsuz durum yokken yeni bir Cumhurbaşkanı Kararı ile bu statünün geri alınması pek beklenir bir durum değildir. Belki yerel yönetimin yapacağı yeni bir müracaat ile bu statüden sarfı nazar etmesi, yeni bir işlem tesisini gündeme getirebilir. Ancak bu yöndeki ivmelenme, toplumdaki yoğun talep neticesinde yerel yönetimin inisiyatifiyle olabilir. Kısaca manipüle edilen halkın yerel yönetime, yerel yönetimin de karar vericilere yapacakları talep ile. Bu yüzden yerel yönetimin kimin elinde olacağı önemli bir hadisedir.

Yukarıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarındaki başvuran kişilere baktığımızda, bunların çevre duyarlılığı yüksek ve önemli bir bölümünün de gönüllülük esasına göre çeşitli tarihlerde Karaburun Kent Konseyi’nde görev aldıkları görülmektedir. Bilindiği üzere Kent Konseyleri, 5393 sayılı Belediye Kanununun 76’ncı maddesi ve bu maddeye istinaden hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği mucibince; bütçesi, imkân ve kabiliyeti belediye tarafından şekillendirilen, tüzel kişiliği olmayan, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışan bir teşekküldür. Ancak bu teşekkülün hakiki manada var olup olmayacağı, etkin olarak çalıştırılıp çalıştırılmayacağı ya da ne kadar iyi çalıştırılacağı yerel yönetim politikalarına bağlıdır. Tekrar etmek gerekir ki; mevcut ve müstakbel yerel yönetim zihniyetinin, çevrenin korunması ve çevreye yapılacak türlü tecavüzlerin defedilmesi için dolaylı ve dolaysız olarak büyük önem arz ettiği rahatlıkla söylenebilir.

Diğer yandan tüm dünyada enerji firmalarının; siyasi partiler, siyasi aktörler, sevk ve idare vazifesine talip olanlar, çeşitli kurum ve kuruluşlarla yakın ilişki içinde olması hali çok duyulur. Merkezi ya da yerel yönetim kimin elinde olursa olsun bu durum hiç değişmez. Ancak enerji firmaları, kiminle ya da hangi kurumla rabıtaya geçerse geçsin, hatta bu rabıtaya geçtikleri kişi ya da kurumlar kim olursa olsun, yöre insanının yani seçmenlerin çok dikkatli ve çok duyarlı olması, içinde yaşadığı çevreye sahip çıkması, vahşi sermayenin kendi yerini umarsızca sömürmesine karşı gelmesi, ağızlarına bir parça bal sürülerek kullanılan yerel kıyakçıların manipülasyon ve oyunlarına da gelmemeleri gerekir. Bilinir ki kıyakçı; at yetiştirilen haralarda kısrağın döllemesi için aygıra “her tür” yardımı yapan kişidir. Bu meselelerde, yöreyi sömürmeye kalkmış vahşi sermaye yanında bilerek saf tutan katalizörler birer kıyakçı namzedidir.

Çevre sorunsalı, aynı zamanda toplumsal hastalıklarımızın iyileştirilmesindeki tek umuttur. Her tür ideolojiden, her tür sınıftan kişileri, ancak geçmişin acı deneyimlerinin pekiştirdiği duyguları hissetmeksizin bir araya gelmesi ile birlik ve beraberlik sağlanabilir. Böylece halkın katılımına ilişkin yeni kanalları da barındıran demokratik kurum ve değerlerin gelişmesi yani sivil toplumun güçlenmesi gerçekleşecek, hem de bu güçlenmeyle orantılı olarak yargı yollarının kullanılması ve sahip olunan oy potansiyeli dikkate alındığında yönetenlerin hukuk ve demokratik kurallar içinde hareket etmeleri sağlanacaktır (Nükhet Turgut, Çevre ve Yurttaşlar, Ankara, Savaş Yayınları, 1.Basım, 1993, s.230).

Yöre insanının kendisine ve birbirine sorması gereken sualler şunlardır: Gidebileceğimiz başka bir yer var mı? Yaşadığımız bu toprakların gerçek sahibi kimlerdir? Bu toprakları koruyacak olanlar kimlerdir? Çocuklarımıza intikal ettireceğimiz bu yerler için sorumluluklarımız nelerdir? Tüm canlılar için sağlıklı bir çevrenin kıymeti para ile ölçülebilir mi? Ona verilen zararlar, para ile eski haline getirilebilir mi? İçerisinde yaşadığımız çevre, başkalarının vahşi şekilde kar etme arzularına kurban edilebilir mi?

Son söz: Unutmayınız ki Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki yegâne mutlu karakterler, toprağına sahip çıkıp onu işleyen Konstantin Dmitrich Levin ve karısı Prenses Katerina Alexandrovna Shcherbatsky’dir.